Views : 1446  |
"İyi Denizciler, Çetin
Denizlerden Çıkar."
Bu yazının ilk birkaç
paragrafında benden hiç
hoşlanmayacaksınız. Ukalanın teki
olduğumu, spiritualizm el kitabı gibi
konuştuğumu düşüneceksiniz biliyorum. Yine
de biraz sabır istiyorum sizden. İlerledikçe
dürüst, açıldıkça içten
bir yazı okuyacağınıza söz veriyor ve
azcık dişinizi sıkmanızı istiyorum.
İnsanların en fazla
sorguladıkları şeylerden biri yaşamın
adaleti ve başımıza gelenlerin
anlamıdır.
Neden daha şanslı bir ailenin
değil de böyle bir ailenin bireyiyim?
Neden gözlerim iri ve ela değil
de küçük, birbirine yakın ve mavi?
Neden bu kadar kısa boyluyum?
Neden güzel şarkı
söyleyemiyorum?
Neden bütün ailem bilimle
uğraşırken ben matematiğe yeteneksizim?
Neden daha iyi bir işim yok?
Neden kanser oldum?
Neden bütün aksilikler beni
bulur neden?
Genellikle de işler kötü
gidince aklımıza gelir neden, niçin diye
sorgulamak yaşamı. ''İnsanlar iyi şeylere
layıktır. Schweppes sizlere iyi şeyler sunar''
türü reklam cıngılları ile dolu
kafamız bir türlü almaz, neden bazen de
kötü (dediğimiz) şeyler
olduğunu…Yaşam bizim için bir dramlar
silsilesidir. Birinden çıkar öbürüne
batarız. Kendi yaşamımızın dramları
olmasa, dünyanın dramları hayrete
düşürür, ürkütür, isyan ettirir
bizi. İsterizki hayat hep keyifle içilecek
soğuklukta, yüzümüzü buruşturmayacak
ama içimizi de baymayacak tatlılıkta, ve tercihan
üzerine bir adet taze nane yaprağı konmuş bir
bardak limonata kıvamında olsun.
Tanrı dünyayı en
mükemmel tasarımı olan insan için
yaratmıştır diye böbürlendirici bir
varsayıma tutunmuşuzdur taa derinden. Ama NEDEN diye
sormayız.. Yani dünyayı yaratmıştır
da, noolmuştur? Bunca dramın
yaşandığı bir yer, nasıl
Tanrı'nın mükemmel tasarımı için
yaratılmış bir mekandan, bir cehenneme
dönüşmüştür. Ya bizler, nasıl
böyle kusurlu, acınacak, sefil hale
düşmüşüzdür taa tepelerden? Peki
Tanrı o kadar güçlüdür de neden bir dur
dememektedir bu olanlara? Yoksa herşey tepeden ve uzaktan
bakınca iyi ve yolundamı görünmektedir? Daha
beteri tanrı manrı yoktur da, biz kendimizi mi
keklemekteyizdir, sevgi, ilahi düzen, kutsal adalet filan
diye…
Mükemmel bir kas yapısı
olan bir insan düşünün, sürekli o
mükemmeliğin üstüne yatsa, hiç antrenman
yapmasa, sürekli abur cubur yese ve içse, bir süre
sonra o mükemmel kaslar neye dünüşür
acaba… Birçoğumuzunki gibi bir yağ
torbasına! Yağtorbalarını eritmek için
ne verilir? Sıkı bir diyet ve fiziksel antrenman.
İşte tam da bu yüzden
dünya, kutsallığını unutmuş, kendi
yarattığı dramlara teslim olup
hafızasını kaybetmiş insanın, zorlu
antrenmanlarla denenmesi için dizayn edilmiştir.
İnsanın karanlığın orta yerinde
içindeki ışığı
hatırlayıp, sadece onu izleyerek yolu bulmayı
yeniden öğrenebilmesi için, tam da ihtiyaç
duyulan mekandır dünya. Çünki zorlu
denizlerdir aslında iyi denizcileri yaratan…
Kızıma – hani şu
üçüncü sayının başyazarı
olan Elif hanfendi - hamile kaldığımda 31
yaşındaydım ve hayatım keyifli bir dengedeydi.
Onu doğurmak konusunda aldığım karar ise
ekonomik, sosyal, aşksal, işsel her türlü
düzenimi alt üst ediyordu. Ama ben bu
çeşmenin suyundan içecem dedim. Ve onu
dünyaya getirdim. Bu seçimi yaparken
bayılmıştım kendime.. Hem
güçlü, hem yürekli, hem sevecen, hem
yaşama saygılı, hem duyarlı, hem emektar,
felan, felan.. Yani şahane biriydim ben! Ve kızıma
çok iyi bir anne olacaktım. Hamileliğin uzun
geceleri boyunca; ''Allahcım, beni bu çocuğa
layık olabilecek kadar olgun, sabırlı, ona
yaşamımla örnek olabilecek kadar iyi yürekli ve
cesur, onu her durumda anlayıp gereken desteği
verebilecek kadar duyarlı bir insan yap'' türü bir
alay kulağa hoş gelen şeyi tüm kalbimle
istedim.
Elif Hanım, tatlı bir sonbahar
günü dünyaya teşrif etti. Dalından
düşmüş tazecik bir kayısıya
benziyordu. Gözleri ışık saçıyor,
gülüşü gönül çeliyordu..
İnsanlar yolda bizi durdurup bebek arabasında onu
çıkartıyor ve dakikalarca bizimle beraber
yürümek istiyorlardı. Çok harika bir
gelişim çizgisi gösterdi. Taa ki 18 aylık
olup hala ''Anne'' ya da ''Ekmek'' gibi herhangi bir
sözcük kullanmadığı dikkatimizi
çekene kadar. Doktor otizm teşhisini koymakta
hiç zorlanmadı. Daha doğrusu şöyle bir
baktı ve ''Hııımmm tipik tipik.. yani
çok net bir otizm vakası'' dedi.
NE DEDİĞİNİ
BİLMİYORDU O DOKTOR!!!!!!!
Onun anjin, kulak iltihabı
türü bir teşhisi koyarcasına rahat
söylediği bu sözcüklerin benim için
taşıdığı anlamı
bilmiyordu…
BEN BUNA LAYIK DEĞİLDİM
TAMAMMI!!!!!
Ben bu çocuğu dünyaya
getirmek için birsürü şeyi göze
almıştım bi kere… Ona hamile olduğum
süre boyunca kendime çok dikkat etmiştim. Kendimi
manen geliştirmeye, O'nun için mükemmel bir anne
olmak adına öğrenmem gerekenleri öğrenmeye
çalışmıştım. Hep dua etmiştim.
Sağlıklı, akıllı, iyi kalpli,
yaşadığı dünyaya yararlı bir insan
olması için… Ben bir sanat eseri gibi
işleyerek büyüteceğim ve dünyaya hediye
edeceğim bir çocuk hayal etmiştim!! Ama elimde
iletişim özürlü, belki yaşamı boyunca
bana bağımlı olacak bir çocuk vardı. Bu
bir aldatmacaydı, evrensel bir komploydu… Bu
mümkün değildi. Olamazdı!
AMA OLMUŞTU.
Ben – imkansız nedir bilmeyen
ben - ona hiç ulaşamayabilirdim..
Ben - herşeyi konuşarak
çözme sevdalısı geveze ben - onunla
hiç iletişim kuramayabilirdim..
Ben – dokunma budalası ben
– kızım bana hiçbir zaman sevgiyle
sarılmayabilir ve ben onu her öpmeye
çalıştığımda beni itebilirdi..
Kitaplar yürek burkan
ayrıntılar veriyorlardı otizm ile ilgili..
Başka anne babalar
çocuklarından öğünerek bahsederken ben
bir ömür köşeye çekilip
ağlayabilirdim
Ben bütün bunları haketmek
için ne kötülük yapmış
olabilirdim?? Birden herşeyin büyüsü
bozulmuştu. Ve ben kendimi çok değersiz,
çok haksızlığa uğramış,
çok kızgın ve umutsuz hissediyordum.
İşin gerçeği ettiğim duaların ve
yaptığım seçimlerin farkında
değildim ben…
''Allahcım, beni bu
çocuğa layık olabilecek kadar olgun,
sabırlı, ona yaşamımla örnek olabilecek
kadar iyi yürekli ve cesur, onu her durumda anlayıp
gereken desteği verebilecek kadar duyarlı bir insan
yap'' buydu benim isteğim. Ama eksiklerim vardı. Hem de
çok…
Ben kızıma iyi bir anne
olabilmek için, BİR SABAH BÖYLE BİR
İNSAN OLARAK UYANMAYI İSTEMİŞTİM.
Bunları ''OLMAYI'' bana birlikte
yaşadığımız her gün
öğretenin sevgili lokumiçam, yunuscuğum,
baldan tatlı Elif'im olacağını
bilmiyordum..Ben onu anlamayı, ona onun istediği gibi
dokunmayı, onu hırpalamadan yönlendirmeyi, onu
sevgiyle büyütmeyi öğrenirken, dualarımda
çağırdığım güzel nitelikleri
azcık ucundan da olsa kazanacağımı, ve benim
ona doğru attığım her adımla birlikte
Elif'imin de topraktan başveren bir filiz gibi yavaş
yavaş yüzünü iç dünyasından
dışarıya döndüreceğini hiç
düşünmemiştim. Ben o seçimleri yaparken,
çocukların ailelerini eğitmek için
çok ilginç giysiler seçerek dünyaya
gelebildiklerini hesaba katmamıştım.
Benzer bir meydan okumayı babam
kanser olduğunda da yaşamıştım.
İşimin en yoğun olduğu dönemde
sürekli çalışılan gündüzler ve
ardından hiç uyunmadan hasta bakılan geceler.
Bazen kendime acımaktan, hasta ciğerleri nedeniyle
giderek nefes alamayan babama acımayı unuturdum. Sevgi
hakkında aldığım ilk zorlu dersti. O zamanki
aklım ve cesaretimle ne kadar olabiliyorsa o kadar
anlamlandırıp, o kadarını öğrenerek
çıkmıştım.
Ve şimdi o zamandan eksik kalan
dersleri kızım aracılığıyla sunuyor
bana evren. Bazen hatırlayabiliyorum bunu, bazen yapmam
gerekeni farkedip yapabiliyorum. Bazen de yerçekimi
gökçekimine galip geliyor.
Gömülüveriyorum karanlık sulara.
Kızım şahane bir varlık. Evimin içini
ışıkla dolduruyor. Ve ona baktıkça
sevgiden kalbimin yarılacağını zannediyorum.
Kendine özgü yetenekleriyle beni
şaşkınlığa sürüklüyor kimi
zaman. Ama hala yaşıtlarının kendilerini ifade
ediş seviyesi ile onun durumunu
karşılaştırdığımda
umutsuzluğa kapıldığım, atmamız
gereken adımları düşünüp
korktuğum, hiç bitmeyecek bir yolda yürüyor
gibi hissettiğim günler oluyor. Okuldaki
öğretmenler, gittiğimiz yerlerdeki insanlar, onu
anlamadıkları zaman çıkan problemler, verilen
tepkilerden dolayı telaşa ve bazen
kızgınlığa kapılıyorum. Hatta bazen
de nefret ediyorum insanlara bu durumu açıklamak
zorunda kalmaktan. Hala kendime ve kızıma
acıyabiliyorum.
Sonra birlikte
yürüdüğümüz yola bakıyorum. Ve o
zaman kızımın özel durumunun benim ve onu
seven, ona yardımcı olmaya çalışan
birçok kişinin büyümesinde çok
önemli bir tetikleyici olduğunu anlayabiliyorum. Bu yolu
onunla sonuna kadar yürümek için kibirim,
bencilliğim, kolaycılığım,
aceleciliğim, küskünlüğüm,
korkaklığım, tembelliğim gibi içimde
varolan gücün ortaya çıkmasını
engelleyen birikintileri nasıl da hızla eritmem
gerektiğini görebiliyorum. Sevgiyle eğiten bir
öğretmenim var benim. Ben onunla birlikte kendimi ve
tüm evreni olduğu gibi sevmeyi ve yaşama emek
vermeyi öğreniyorum.
Tıpkı kendilerine sunulmuş
dramlarının azgın denizlerinde cesurca yolu arayan
ve kalbinin ışığından başka bir
feneri olmayan milyarlarca insan gibi… Teşekkürler
deniz!
Yazar: Mediha Gramos
İlk Yayın: http://www.derki.com/
|