Yapılan son sayımlar sonucunda dünyadaki insan nüfusunun altı buçuk milyar kişi olduğunun belirlendiği şu günlerde, bununla bağlantılı çok önemli başka bir durumun da tespit edilmesi, yani insanlığın içinde bulunduğu ‘endişe verici durumun’ açıkça gözler önüne serilmesi gerekir. Bunun sonucunda ortaya çıkacak olan tablodan yansıyanların, görmezlikten gelinemeyecek bir gerçeklik olarak belirlenmesi ve ‘insanlığın geleceği için’bu durumun nedenlerinin araştırılarak ciddi çözümler arayışına girilmesi elzemdir.
Hiç kimsenin gözünden kaçmaması gereken bu durum, söz konusu ‘insan nüfusunun’ birbiriyle ilişkilerinin her geçen gün daha da kötüye ve çözümsüzlüğe doğru gitmesidir. İnsan ilişkilerinin giderek kötüleşmesinin nedenlerini irdeleyebilmek için sadece nüfus faktörüne değinen ve soyut bir sayısal veri olan 'altı buçuk milyar' sayısı yeterli değildir. Bu sayının her bakımdan birbirinden çok farklı insanlardan oluştuğunu imgelemek başlangıç noktamız olabilir.
Kâinatın sonsuzluğu içinde aynı gezegeni 'paylaşmak' konumunda olan insanlığın birbirine iyilik ve sevgi ile yaklaşması bir yana, minimum bir anlayış ve toleransın bile gösterilmediği, uluslar arası ilişkilerin sertleştiği, ufak anlaşmazlıkların bile alevlenerek her an büyük boyutlarda çatışmalara dönüşebildiği, kısacası, savaş tehdidinin her an pusuda beklediği bir döneme girmiş bulunmaktayız.
Ulusların kendi içinde de insanlar, ne olduğu, nereden kaynaklandığı ve hangi amaca hizmet ettiği meçhul tuhaf düşünceler ve inançlar doğrultusunda fanatik ve agresif davranışlar sergilemektedirler.
Dünyada her konuda ve her alanda gittikçe artan global bir huzursuzluk ve endişenin hissedilmemesi ve varlığının göz ardı edilmesi olası değildir. Bu gelişmelerle paralel bir şekilde insanların yaşam/geçim mücadelesinin de her geçen gün giderek zorlaşmakta ve zorlaştırılmakta olduğunu da hissetmekteyiz. Etkinliği gittikçe artan bu stres faktörü de bireylerin fiziksel ve ruhsal sağlığını negatif bir şekilde etkilemektedir.
“Eskiden de insanlar arasında anlaşmazlık ve çatışmalar yok muydu?” denebilir.
Evet, insanlık tarihine bakıldığında anlaşmazlık ve savaşlar hiçbir zaman eksik olmadı. Ancak geçmişteki olaylarda sıfırdan çatışma noktasına gelinceye kadarki gelişmelerin biçimi ve nedenleri oldukça farklıydı. Evvelki farklı biçim ile karşılaştırıldığında daha sertleşmiş olan ‘yeni toleranssız ilişkilere’ ne zaman geçildiğini belirlemek gerekirse, Birinci dünya savaşına kadar yaşanan anlaşmazlık ve savaşların daha nahif bir karaktere sahip olduğu ve bu savaştan itibaren, eskiden var olmayan bilimsel bulgular ve teknolojik know-how'ın işin içine girmesiyle gelen güçlü etkilerin eski biçimde bazı radikal değişiklikleri başlattığı söylenebilir.
Gelişen teknolojinin katkısıyla artık daha güçlü silahlar üretebilen insanlar birbirlerine olan negatif duygularını da daha sert bir şekilde gösterebilme imkânını elde ettiler. Teknolojik gelişmelerin katkıları evvelce insanların yapmayı tasavvur edemeyeceği, eskisinden çok farklı saldırı ve savaş biçimlerinin oluşmasına vesile oldu.
Eskiden de çatışma noktasına gelinceye kadar ulusların arasında menfaat sorunları ve belli miktarda negatif duygular oluşuyordu ama hiçbir zaman bu çağdaki gibi en küçük insan gruplarına kadar inen bu kadar güçlü bir negatif duygu (kin ve nefret) ve düşünce kamplaşması oluşmamıştı.
Şu sırada uzaya doğru çıkıp dünyaya biraz uzaktan bakabilsek, bir hoşgörüsüzlük, affetmeme ve nefret bulutunun neredeyse görünür bir biçimde dünyanın üzerine yerleştiğine tanık olabiliriz. Ayrıca, sanki gizli bir kaynaktan tüm insanlığa toleranssız olma, bağışlamayı bir kenara itme ve de kin ve nefrete sarılma reçetesi verilmişçesine bunun değişik coğrafyalarda herkes tarafından aynı anda harfiyen uygulanmakta olduğunu da gözlemleyebiliriz.
Spiritüel/tinsel açıdan bakıldığında, insanlığın böyle karanlık bir reçeteyi benimseyip her fırsatta hiç tereddüt etmeden uygulaması ağır bir tinsel uyku halinde olduğumuzu göstermektedir.
Dikkatle baktığımızda, çatışma ve anlamazlıkların artık sadece dünyanın belli bir bölgesiyle sınırlı olmadığını fakat tüm dünya genelinde bir gerilim ve huzursuzluk yaşanmakta olduğunu gözlemleyebiliriz. Ayrıca bunlar sadece arada sırada değil, hiç aralıksız yaşanmaktadır. Dikkatimizi medyaya çevirdiğimiz an hep yeni olaylara tanık olmaktayız.
En küçük insan topluluklarından en büyük nüfuslu ülkelere kadar herkesin her konuda kendini hem mağdur olarak ilan etmesi, hem de yargılama ve saldırabilme yetkisini kendine verecek haklılıkta görmesi işin içinden çıkılmasını giderek zorlaştırmaktadır.
İşlenen insanlık suçlarının sadece savaş ve katliamlarla kısıtlı olmadığını, radyoaktivite saçan endüstrilerden, zehirli kimyevi maddeler kullanılarak yapılan tarıma kadar pek çok alanda 'para kazanma hırsının' insan sağlığının önüne geçtiğini de belirlenmeli.
Gerilim ve huzursuzluğun sürekli olarak beslendiği ve her şey bir yana, insanların en temel hakkı olan 'yaşama hakkının' çiğnendiği bir ortamda ‘global barış’ ümidinden söz edilmesinin pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Eğer dünyada yaşanmakta olan olaylar bu tempoda devam ederse, bugün yoğun çatışmaların tam ortasında yaşamıyor olma şansına sahip olanların, yarın ‘sözde huzurlu’ bölgelerinden savaşın yine teğet geçip gideceğine dair hiç bir garantisi yoktur.
Kısaca çizilen bu endişe verici tabloyu pek çok insan mutlaka bu şekliyle görüp hissedebilmektedir. Ancak her insanın bu durumdan aynı oranda etkilendiği ve rahatsız olduğu söylenemez. Hele teknolojik silah imalatı ve satışıyla ülke ekonomisine katkıda bulunma konumunda olan milletlerin dünyadaki gerilim ve çatışmalardan gerçekten muzdarip olup olmadıkları meçhuldür. Silah üretip satan ülkelerin, irili ufaklı her toplumun eline teknolojik silahları tutuşturmanın ne sonuçlara varacağını tahmin etme yeteneğinden yoksun olduklarını varsaymak olası değildir.
Buna benzer yaklaşımlarla global gerilime katkısı olanlara dikkat çekmemize rağmen, burada amacımız belli ulusları, halkları veya bazı kişileri yargılamak ve suçlamak değil. Ayrıca niyetimiz, dünyada yaşanmakta olan olaylarda kim haklı kim haksız, kim ne zamana kadar haklıydı da ne yaptıktan sonra ne zamandan beri haksız oldu, şimdi onun yerine kim daha haklı bir konuma geçti gibi sonu olmayan karmaşık durumları yargılamak da değil.
Burada amaç sadece objektif ve tarafsız bir gözlem yapıp insanlığın temeldeki sorunlarının neler olduğunu tespit etmeye çalışmaktır. Yoksa tarafgir bir yaklaşımla birilerini yargılamaya başlarsak, büyük bir olasılıkla bizler de mevcut global Gordion düğümünün içinde kaybolabiliriz.
Sorunlara bir çözüm bulunması isteniyorsa bunun yolu 'haklılar ve haksızlar' kategorilerine kimlerin gireceğini tespit etmek için uğraşmak değildir. Zaten hiçbir insanın, insan evriminin şimdiki aşamasında bunu kusursuz yapabilecek derecede objektif ve hassas olabileceğini ümit edemeyiz. Ayrıca, uluslararası ve ülke içi bazda bu tür yargılamalar yapmaya kalkışıp bazı 'suçlular' belirleyenlerin dünya barışına ne kadar negatif etkiler yaptığına da devamlı tanık olmaktayız.
Hikâyeye göre Büyük İskender, çözmesi için önüne çıkartılan kör düğümü kılıcıyla çözmüştü.Ancak çağımızın Gordion düğümünü ‘kılıçla’ çözmeye çalışanlar aksine mevcut düğümü daha da karmaşık bir hale dönüştürmekteler.
Bütün dünyanın deneyimlemekte olduğu huzursuzluk ve tatsızlıkları kimseyi itham etmeden incelediğimizde, aslında tespit edilmesi gereken şey: insanlığın 'eğilimlerinin'neler olduğudur.
Tarafsız bir gözle baktığımızda, hangi ulustan, kültürden ve dinden gelirse gelsin, ekonomik statüsü ne olursa olsun, tüm insanlığın bencilliğe yanlışa ve kötülüğe 'eğilimli olduğu'yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Biraz daha ayrıntıya girecek olursak, insanın ayrıca, ahlaklı olmaya özen göstermeyen, merhamette bonkör olmayan, affetme ve adil olma faziletlerini benimseyebilmekte ve 'vicdani sağduyu' uygulamakta çok zorlanan bir varlık olduğunu da tespit etmeliyiz.
İnsanlığın doğasındaki bu eğilimleri açıkça ve dürüstçe belirledikten sonra dikkatimizin neden ayrı ayrı olaylara değil de genelde etkin olan eğilimlere yoğunlaşması gerektiği üzerinde duralım.
Doğasındaki ‘bu eğilimlerin’ insanın davranışları üzerinde etkin olduğunu bir gerçeklik olarak belirlendikten sonra, esas önemli olan şeyin; değişik coğrafyalarda yaşanan olayların değişik biçimlerdeki tezahürleri olmadığını söylemeliyiz.
Bir benzetmeyle açıklamak gerekirse, bir otoyol korkunç derecede bozuksa ve de bu yüzden bazı otoların direksiyon şaftı kırılıyor, diğerinin şasisi göçüyor, ötekinin tekerleği kırılıp çukurda kalıyor, bir başkası da yoldan fırlayıp uçuruma düşüyorsa, otoların başlarına gelen her bir olayın “kötü deneyimler olduğunu” devamlı söylemenin yanı sıra, bütün bunların arkasındaki esas nedenin aslında ‘yoldaki bozukluklar’ olduğunu belirlemek gerekir. Hatta hemen arkasından, “bu yol neden bu kadar bozuk?” diye de sorulması gerekir.
Bunun gibi, her gün dünyanın her köşesinde tek tek yaşanan dramlar da elbette acı vericidir. Dünyanın neresinde olursa olsun savaşlar veya agresif davranışlar yüzünden ölen ve sakatlananlar (özellikle masum çocuklar) için ve de evlerini kaybeden, geçim kaynakları alt üst olan bütün insanlar için ne kadar üzülsek, sıkılsak ve bu olayları kınasak azdır. Ancak, eğer perde arkasındaki daha öte gerçekleri görmek ve anlamak istiyorsak, yalnızca üzülme ve kınama noktasında kalmamalı ve insanlığın bu anlaşılmaz halini objektif bir yaklaşımla incelemeliyiz.
Dünya genelinde insanlığın bu olaylarla ilişkisinin üzülme, sıkılma ve infial boyutunda kalması bunların sadece ‘duygusal biçimde’ algılandığı anlamına gelir. Bunun sonucunda da, halklar arasında -karşılıklı olarak- sadece duygusal bir biçimde, antipatiler üzerine yoğunlaşan bir algılama da, insanlar arasında kin ve nefret duygularının körüklenmesine ve cana can, göze göz gibi kısas kurallarının etkin bir şekilde devreye girerek 'kısır döngülerin' oluşmasına neden olmaktadır.