Yazının alternatif başlığı 'insanın dini ve tinsel inançlarına saygının gerekliliği de olabilirdi. Ancak tinsel inanca saygı, inanç özgürlüğü kavramının içinde yer alan bir konudur. İnançözgürlüğünün anlamının kozmik bağlantıları anlaşılabildiği zaman insanın dini ve tinsel inançlarına saygının neden çok gerekli olduğu da belirginleşir.
Yoksa, inanç özgürlüğünün önemi derinlemesine anlaşılmadan insanların birbirinin inançlarına 'kendiliğinden' saygı göstermeleri zordur. İnsanların birbirine kendiliğinden saygı, anlayış ve tolerans göstermekte oldukça zorlandığını güncel yaşama ve insan ilişkilerine göz attığımızda gayet net bir şekilde gözlemlemekteyiz.
Diğer insanın inancına, ibadetine ve hatta inançsızlığına tam anlamıyla anlayış ve toleransın gösterildiği bir yaklaşımın tüm dünyada benimsenmesi ancak tinsel inanç özgürlüğün kozmikanlamının kavranabilmesiyle olasıdır.
İnsanlık bu bilince ulaşmadan birbirinin dini/spiritüel inançlarına saygı gösterilmesini ve bunun insan yaşamına yansıtacağı huzuru beklemek boşunadır.
Uluslar arasında ve ulusların kendi içinde yaşanmakta olan 'farklı dini görüşlerle' ilgili sorunların ve daha öteye sıçradığı taktirde gerilim ve çatışmaların altında yatan temel nedenlerden biri de tinsel inanç özgürlüğünün daha öte anlamının anlaşılarak belirgin bir biçimde insan davranışlarına yansıtılmamasıdır.
Bir ulusun içindeki bir grup insanın, kendi inançları doğrultusunda güç birliği oluşturup o inançtan daha farklı bir inanç ve görüşü benimsemiş olanlar üzerinde bazı üstü kapalı yaptırımlar uygulaması ve onlara ibadet kolaylığı sağlamamasının bazı sorunlara neden olması kaçınılmazdır. Temelde aynı dinden olmalarına rağmen, inançlarındaki bazı farklılıklar yüzünden o insanların inancına ve ibadet biçimine sadecezoraki bir müsamaha göstermek, yine kaçınılmaz olarak o insanları üzecek vekalplerini kıracaktır.
İnsan kardeşinin üzülmesine ve kalbinin kırılmasına neden olmanın bir insana bir anlam ifade ederek vicdanını rahatsız etmeye başlaması için, inanç özgürlüğünün öte anlamının o insanın içine işlemeye başlamış olması gerekir.
Aslında bir insanın tinsel anlayışının derinliğinin göstergesi, kendi benimsediği inanç veya dogmaya başkalarını yönlendirmek için ne kadar uğraştığı değil, başkalarının inançlarına ne oranda saygı, anlayış ve tolerans gösterebildiğidir.
Allah ve Melekut Alemi ile insanın ilişkisini - hangi din olursa olsun - sadece belli bir inancınkuralları çerçevesi içinde sınırlamak ve üstelik bu çerçeveyi başkalarının üzerine empoze etmeye çalışmak sadece bireysel değil, evrensel anlamda da bir yanlıştır.
Bunun yanı sıra, kendi inancının en doğrusu olduğunu her fırsatta vurgulayanların bu doğrultudaki davranışlarının bıraktığı izlenime
baktığımızda, aslında gerçek bir tinselliğin henüz özümsenmemiş olduğunu da gözlemleyebiliriz.
Gurur, kibir, kendini daima haklı görmekle beslenen bir öfke ve sertlik görünen her yerde o kişinin inançlarının ona yeterli bir tinsel olgunluğu henüz kazandıramadığı söylenebilir.
Güzel bir Uzakdoğu özdeyişi, 'dünyada ne kadar insan varsa, o kadar da birbirinden farklı tinsel/ Tanrı'sal anlayış olduğunu' söyler. Bu söz çok doğru bir gözlemden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, insanlar dürüstçe ve samimiyetle tinsel inançlarının ve 'Tanrı kavramlarının' ne olduğunu ayrıntılı bir biçimde ortaya koysalar, aynı dini inancı paylaşanların bile dinden anladıkları şeylerin ve Tanrı'ya dair kavramlarının birbirinden çok farklı şeyler olduğu ortaya çıkar.
İçinde bulunduğumuz coğrafyadan batı ülkelerine bakarak 'Hıristiyanlar' şeklinde yaptığımız belirleme eksiktir. Sadece 'Hıristiyan' kelimesi Hıristiyanlığa dair gerçekleri tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Hıristiyanlık aleminde hiç kimse doğrudan "ben Hıristiyanım" demez. Bir kimse ya Katolik’tir, ya Ortodoks’tur, ya da Protestan’dır. Cizvitler, Mormonlar, Quaker'lar gibi daha küçük sektler de vardır.
İslam alemine baktığımızda da Sünniler, Aleviler, Şii ve Dürziler gibi birbirinden farklı ve kesin tarifler içinde var olan mezhepleri görebiliriz. Ancak İslam dininin varlığının temelini oluşturan Kur-an'ı Kerim'i dikkatle incelediğimizde, bu tür mezheplerin var olması gerektiğine dair bir bilgi yoktur. Aksine En-am suresi 159. ayette bu tür ayrılıklara düşmenin yanlış olduğu özellikle belirtilmektedir.
(Hz. Muhammed'e hitaben)
En-am - 159. Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.
Başka bir mealde ise aynı ayet şöyledir :
En-am - 159. Dinlerini parça parça edip ayrı ayrı gruplara ayıranlarla senin hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O, kendilerine ne yaptıklarını haber verir.
Bu ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan ayrılıklar ve gruplaşmalardan Hz.Muhammed hiçbir şekilde sorumlu değildir ve tabi ki Kur-an ayetlerinin de insanlarıherhangi bir şekilde mezheplere bölünmeye yönlendirmesi söz konusu değildir.
İncil'i de dikkatle incelediğimizde, Katoliklik, Ortadoksluk ve Protestanlık gibi kelimelere ve kavramlara rastlamamız mümkün değildir. Oysa bir Katoliğin cenaze töreninde bir Protestan papaz bulunamaz, sadece Katolik bir papaz bulunabilir. Ya da Ortodoks aileye doğan bir bebeğin vaftiz törenini yalnızca Ortodoks bir papaz yapabilir. Evlilik törenlerinde de, evlenecek olanlar hangi sekte bağlıysa ancak o sektin papazı onları evlendirmeye yetkilidir.
Bilindiği gibi İslam dininde de Allah'a farklı yerlerde, cami ya da cem evlerinde ibadet edilir ve bu mezheplerin üyesi insanların törelerinde pek çok farklılıklar vardır.
Yukarıda belirtilen ayete rağmen, tarihsel gelişmelerde ve güncel yaşamda tanık olduğumuz gibi mezhepleşmenin önüne geçilememiştir.
Her iki semavi dinde de sektlerin ve mezheplerin varlığı inkar edilemez bir gerçekliktir. Ancak, İncil ve Kur-an'ın içlerinden yansıyan esas gerçek bu değildir.
İnsanların neden belli bir sekti, mezhebi, inancı veya dogmayı benimseyip savunduklarını objektif ve tarafsız bir konumdan incelemeye çalışalım.
İnsanlar karmik (yazgısal) nedenlerden ötürü belli bir coğrafyada veya ülkede, belli bir toplumda ve belli bir ana - babanın çocuğu olarak dünyaya gelirler. Bir çocuk doğduğu sırada anne ve babasının mevcut inancı Katolik, Ortodoks, Sünni, Alevi, Musevilik veya Hinduizm olabilir.
Yani doğan çocuğun bu konuda başlangıçta bireysel bir tercihinin olması söz konusu değildir.
Bu temel faktöre dair ayrıntılar doğumdan evvel tinsel dünyada belirlenir.
Bir insan belli bir sektin veya mezhebin içine doğduğu zaman, o dini inanç ve o inançtankaynaklanan doğrular otomatikman o insanın da inancı ve doğruları olacaktır. Artık o insan, içine doğduğu dini inanç ve bu inancın doğrularıyla özdeşleşecek ve gelişmekte olan benliğini de bunlarla tanımlayacaktır. (Ben Yahudiyim, ben Müslümanım gibi).
Aynı dini inanca sahip olsalar dahi, o inanç kişiden kişiye de farklılıklar göstererek kimisince daha ılımlı bir şekilde algılanır, kimisinde de 'katı dogmalar' olarak kendini gösterir. Fakat, baştan itibaren insanların benliğinde katı dogmalar olarak yerleşen inançların giderek hiç esnekliği olmayan 'kişiye özel doğrulara' dönüşme potansiyeli vardır.
Katoliklerin, Ortodoksların ve Protestanların kendilerine ait özel dini açıklamaları ve ritüellerinde farklılıklar olduğu gibi, İslamın mezheplerinde de oldukça farklı görüşler ve ibadet biçimleri hakimdir. Her iki dinde de bu farklı görüşler, tarih boyunca gerek kendi içlerinde gerekse diğer dinler arasında anlaşmazlık ve çatışmalara neden olmuştur.
Ancak, bir insan şimdiki enkarnasyonunda (ruhun fiziksel dünyada bedenlenmesi) içine doğduğu dini inanç (sekt, mezhep) yerine öteki inançlardan birinde doğmuş olsaydı, şimdi savunucusu olduğu inanç yerine, şimdi benimsemekten uzak olduğu veya hoşlanmadığı bir inancın savunucusu olacaktı.
Bu doğrultuda, pek çok insan, eğer içine doğmuş olsalardı "bu benim inancım" diyerek savunucusu olabilecekleri bir dini inancın belki şimdi karşısında yer almak durumundadırlar.