İnsanla 'Gerçek' Arasındaki Köprü

 

Avrupa’da kullanılan en son teknolojilerin artık bu ülkeye de geldiğini, en modern ve müthiş üretim kapasitesi olan fabrikaların açıldığını, sanayide hamleler yapıldığını ve bunların bizleri ‘daha ileri götürecek’ gelişmeler olduğunu sık sık duymaktayız. Ayrıca söz konusu gelişmelere dair bu haberler, ülke insanı için gurur vesilesi olması beklentisi ile sunulmaktadır.

 

Ancak, teknolojik ve endüstriyel gelişme aşamalarını evvelce geçirmiş olan bazı ülkelerin, gerilim, savaş ve ölüm haberleri ile dünya gündemini oluşturan ‘davranışlarına’ baktığımızda, bunların insanlığa güzellik ve mutluluk getirmediği görülmektedir. Bu ülkelerindeki tüm teknolojik ve endüstriyel gelişmelere rağmen dünyadaki diğer insanların açlık, yoksulluk ve hastalık gibi dertlerine deva olamadıklarını, aksine, kendi menfaatlerini hep ön plana çıkarmalarından dolayı bazı bölgelere acı, gözyaşı ve ölüm getirdiklerine tanık olmaktayız.

 

Demek ki salt üstün teknoloji, endüstri ve maddi zenginlik, insanlığın esas ihtiyacı olan ahlakı, adaleti, iyiliği, merhameti, güzelliği, şefkat ve sevgiyi veremiyor ve de bunları davranışlarına yansıtabilecek bir iradenin gelişmesine olanak tanımıyor. Aksine, böyle bir güce sahip olanları, diğer insanlara ‘insanca yaklaşabilmekten’  uzaklaştırabiliyor ve de bu yaklaşımın önünde ciddi bir engel oluşturuyor.

 

Bir ulus, varoluşunun temeline sadece katı materyal değerler yerleştirirse, yalnızca bu tür değerlerin benimsenmesinin, -aslında insanlığın çok ihtiyacı olan- ‘yüksek tinsel değerlerin’  edinimine bir katkısı olamaz. O toplumun temelinde yer alan yanlış değerler kaçınılmaz olarak insanları tinsellikten uzak yanlış davranışlara ve kötü sonuçlara sürükler.

 

Etrafımızdaki örneklerin çoğunda açıkça görüldüğü gibi, insanın kendisini özdeşleştirdiği kuru ve katı fiziksel dünyadan çıkartıp oluşturmayı başarabildiği şey, katı ve kalbi olmayan bir teknoloji - endüstridir. Yani merhamet, şefkat ve sevgi gibi ‘yaşam sıcaklığı’- ‘insan ruhunun sıcaklığını’ yansıtan şeyler değil, karanlığın ve ölümün soğukluğunu yansıtan ‘mekanik ve ruhsuz şeyler.’

 

Tinsel dünyadan artık tamamen koptuğumuzun, giderek ruhsuz ve mekanik bir dünya varoluşuna doğru kaydığımızın ve ‘bu durumdan geri dönüşün’ her geçen gün daha da olanaksız hale geldiğinin insanlık tarafından anlaşılması elzemdir.

Bu, insanlığın tinsel anlamda var olmaya devam edebilme’  meselesidir. Konunun ciddiyeti her birey tarafından idrak edilmedikçe, hem bireysel varoluş hem de insanlığın varoluşu çok ciddi bir tehlike altındadır.

 

Bu bakımdan, endüstrisi ve teknolojisi gelişmiş ülkelere bakıp hemen onlara özenmeden ve ülkenin yükselen değerlerinin temeline yalnızca bunları yerleştirmeye çabalamadan önce insanlığı yakından ilgilendiren bu açıları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir.

 

İnsanlığın içinde bulunduğu kaygı verici hali bu açılardan incelediğimizde, sadece ruhsuz teknoloji, endüstri ve materyal zenginliklerin insanlığa mutluluk, esenlik ve sağlık (ruhsal ve fiziksel) getirdiğinden kuşku duymamak olası mı? Dünyada her gün tanık olduğumuz üzücü olaylara baktığımızda, salt bu tür değerlerle inşa edilmiş olan insanlık gemisinin karaya oturmadan yüzmeye devam edebileceğine inanabilir miyiz?

 

Ancak aynı zamanda belirtmek gerekir ki, her ülkede gözlemlediğimiz ‘materyalizmin ve mekaniğin yükselişi’  insanın dünya evrimi sürecinde deneyimlemesi gereken kaçınılmaz bir gelişmedir. İnsan evrimiyle bağlantılı ‘bazı tinsel nedenlerden’ dolayı insanlığın dünyada böyle bir süreci mutlaka yaşanması gerekmekteydi.

 

[Bu bakımdan Antroposofinin, bilim, teknoloji ve bunlarla ilişkili diğer gelişmelere karşıt bir tavır ve düşünceyi barındırdığı zannedilmemeli. Antroposofi bu konulara, bizlerin şimdiye kadar ‘farkında olmadığımız bir açıdan’ ışık tutmaktadır. Ve her konuda olduğu gibi, bu konuya da objektif bir biçimde yaklaşmakta ve her ayrıntıyı doğru yerine (ve doğru zamanlara) yerleştirerek açıklamalar getirmektedir. Bu açıklamalar daima objektiftir ve herhangi bir antipati ve sempatinin hiçbir etkisi yoktur. Antroposofik bilgelik derinlemesine incelendikçe, bu bilgilerin arkasındaki anlamların giderek farklı bir açıklık kazandığı görülebilir.] 

 

Dünyada ‘materyalizmin ve mekaniğin yükselişi’ mecburi bir gelişme olabilir ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak da insanlığı etkisi altına almış olabilir. Fakat insan, beraberinde mekanikliği, ruhsuzluğu, katılaşmayı ve ‘ölümü’ getirecek olan bu tür şeyleri dilemenin yanı sıra, aynı zamanda bunu dengeleyecek olan başka bir gücün varlığının da gelmesini ve burada etkin olmasını dileyebilir.

 

‘Mekanik ve ruhsuz olanın’ ve karanlığın arkasındaki ‘tinsel güç’ başkadır. Buna karşın, ‘yaşamın kaynağı olan’ ve ahlak, iyilik, merhamet ve sevginin arkasındaki tinsel güç bambaşkadır.

Bu güçler, soğukla sıcağın, karanlıkla aydınlığın, ölümle yaşamın ve ‘kutsal olmayan’ ile ‘kutsal olan’ arasındaki çok belirgin farklılıklar gibi birbirinden farklıdır.

 

Yaşamımızda yalnızca ruhsuz teknoloji-endüstrinin ve bunun dışa vurumu olan para ve senet gibi maddesel zenginliklerin olmasını dilersek, bunlarla aynı paket içinde gelecek olan şey, ‘karanlığın gücünün’ insan hayatına yerleşmiş olmasının sonuçları olan ‘ruhsal kuruma ve katılaşma’, ‘yaşamsal canlılığın kaybedilmesi’ ve bütün bunların sonucunda da ‘ölümün etkinliğinin’ giderek artmasıdır.

 

Sadece bu tür maddesel (katı ve cansız) sanal değerlerin bilinçsizce talep edilmesi ve bunların artık insanın ‘fiziksel dünyadaki yaşam biçimine’ yerleşmesi sonucunda insanlığın ruhsal-tinsel dengesi bozulmakta ve ‘gerçek insan olmak’ yönünde evrilmesi engellenmektedir. Buna paralel olarak ‘karanlığın gücü’ de, insan üzerindeki etkinliğini rahatlıkla sürdürmeye devam etmektedir. İnsanlığın içinde bulunduğu bu kritik durum ancak ‘yaşamın ve aydınlığın gücü’ ile dengelenebilir.

 

Tinsel Dünyayla ve kalbiyle bağlantısını yitirdiği ve yalnızca maddesel değerleri benimseme konumuna hapsolduğu için giderek kuruyan ve katılaşan insanlık, ‘karanlığın gücünün’ yaşam üzerinde etkin olmasına ‘farkında olmadan’ izin vermektedir. Bu durum bütün insanlığın üzerinde ‘hastalığın’ (evvelce var olmayan çeşitli hastalıkların) giderek etkin olmasına neden olmaktadır. Fakat insan, ruhunun hissettiği boşluk ve eksikliğin çaresi olarak bilinçli bir yaklaşımla ‘yaşam ve aydınlığın gücünü’ de anlamaya başlayıp onu bütün ruhuyla benimseyebilirse, iyileşmeye ve sağlığına kavuşmaya başlayabilir. Ve ancak bunun sonucunda insanın dünyaya verdiği zararların tamir olması mümkün olabilir.

 

Ancak, ‘aydınlığın gücü’ insanlığın yanına doğrudan gelemez. Bu ‘güç’ kendini insanın özgür iradesi üzerine empoze etmeme konumundadır. Bu gücün bireysel yaşamında etkin olmasını insanın bizzat istemesi gerekir.

İnsan, para, teknoloji ve endüstrinin ruhtan yoksun dünyasında giderek ruhunu kaybettiğini anlayabilir ve karanlıktan(*) kurtulmak isteyip özgür iradesi ve bütün benliğiyle bu ‘güçle’ bir bağlantı kurabilirse, ancak o zaman ‘aydınlığın gücü’ insanlığa şifa ve yaşam getirebilir.

Onu isteyebilmeyi ve çağırabilmeyi başarabilmek için de, Onun hakkında bilgilenmek gerekir.

 

(*)Para, teknoloji ve endüstri gibi şeylerin neden özellikle karanlıkla ve karanlık tinsel güçlerle bağdaştırıldığının ayrıntılı açıklamalarına, ancak Antroposofik bilgeliğin sağladığı bilgilerle ulaşılabilir. Bu konuya ileriki makalelerde de çeşitli açılardan değinilecek.

 

Geçen yüzyılın başından itibaren, ‘aydınlığın gücünü’ tanıtacak ve insanlıkla bağlantısını açıklayacak olan bilgilere erişmek artık olasıdır.

Rudolf Steiner vasıtasıyla insanlığa aktarılan ve Antroposofi  – Tin bilim adı altında sunulan bu çok yönlü bilgeliğe, 20. yüzyıldan itibaren pek çok ülkede yer verilmiş ve o zamandan beri değeri, çeşitli ulusların insanları tarafından giderek anlaşılmaktadır.

 

 


 

Popüler Yazılar